ÖNSÖZ
Bizleri îman lutfuna mazhar kılarak onun neşvesi olan ibadetlerle kendisine vuslat yollarını açan Cenâb-ı Hakk’a sonsuz hamd ü senâlar olsun!
Allâh’a vuslat yolunda en güzel kulluk için bütün insanlığa emsalsiz bir örnek ve rehber olan Varlık Nûrumuz, Şefâatçimiz, Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e de sonsuz salât ü selâm olsun!
İnsanoğlunun maddî ve mânevî bitmez tükenmez ihtiyaçları vardır. Bunların bazıları, hayâtî derecede zarûrîdir. Meselâ bedenin yaşayabilmesi için hava, su ve yiyecek şarttır. Aynı şekilde rûhun da hayâtî derecede birtakım ihtiyaçları mevcuttur. Hattâ bunlar, bedenî ihtiyaçlardan daha önemlidir. Çünkü ten, toprak yolcusu; ruh ise, sonsuzluk yolcusudur.
Bu itibarla Cenâb-ı Hak:
“Semâda da rızkınız ve size va’dedilen başka şeyler vardır.” (ez-Zâriyât, 22) buyurarak insanın mânevî gıdâsına işâret buyurmuş ve gönüllerin vuslat tedârikini ibâdetler olarak ihsân eylemiştir. Bunun için bütün ibâdetler, Cenâb-ı Hak tarafından emredilmişse de aslında insanoğlunun en vazgeçilmez mânevî ihtiyâcıdır. Öyle ki ruh ve gönül, ibâdetlerden alacağı gıdâyı, başka hiçbir şeyden alamaz. Bugün bu gerçeği anlamayan insanlar, ruhlarının can çekişmesini seyretmekten başka bir şey yapamamaktadır. Ancak gönül gıdâsını alan bahtiyarlar ise, bambaşka bir âhenk ve huzur iklimi içerisinde, ıztırap ve cefâları dahî safâ hâline getirerek, hayatlarını aşk ve istikâmet üzere sürdürürler. Çünkü tattıkları mânevî haz ve feyz-i ilâhî, dünyanın girdapları içine düşmelerine mânî olur.
Hâsılı hem insanın böylesine bir gönül ihtiyâcını gidermek, hem de sonsuz nîmetlere karşı nankör olmayıp şükredici bir kul olmasını te’min için bilhassa bazı ibâdetler farz kılınmıştır. Tıpkı bir doktorun, bir hastaya mutlakâ kullanması gereken ilâçları gösteren bir reçete yazması ve bunu şifâ için şart koşması gibi. Çünkü insanlar, çoğu kere gerek tembelliklerinden gerekse meselenin sırrına vâkıf olamadıklarından, ibâdet ihtiyaçlarına karşı bîgâne kalabilmektedir. Onun için Cenâb-ı Hak, kullarına ruhlarının en hayâtî ihtiyacı olan ibâdetleri farz kılarak onları sonsuz mahrûmiyetten kurtarmayı murâd etmiştir.
Bu hayâtî ibâdetlerin başında hiç şüphesiz ki namaz gelmektedir. Bu bakımdan ibâdetler içinde evvelâ namaz farz kılınmıştır. Nitekim lâyıkıyla kılınabilen bir namazda, kalbdeki perdeler kalkar, “Namaz, mü’minin mîrâcıdır.”
hakîkatinin tecellîsiyle Hakk’ın huzûrunda târifsiz bir vuslat yaşanır. Bu vuslat, Cenâb-ı Hakk’ın «Secde et ve yaklaş!» emrine riâyetten sonra tecellî eder.
Namazdan sonra ruhlarımızı besleyen diğer bir farz ibâdet de “oruç”tur. Oruç; sabır, irâde ve nefsânî arzulara mukâvemet gibi hâllerin takviyesiyle ahlâkı olgunlaştırmaya vesîle olan büyük bir ibâdettir. O, insana Allâh’ın lutfettiği nîmetlerin kadrini hatırlatır. Toplumdaki açların, fakirlerin, çeşitli sıkıntılar içinde kıvrananların hâlini tefekküre vesîle olur ve varlıklı kimselere de aç ve fakir insanların mahrûmiyetini tattırarak onları bu noktada eşitler. Böylece varlıklı insanların yardım ve merhamet hislerinin gelişmesine vesîle olur.
İslâm ictimâî nizâmında, fakir ile zengin arasında muhabbet tesis edip hased ve husûmeti bertarâf için emredilen diğer bir farz ibâdet de “zekât ve infak”tır.
Bu farz ibâdette, varlıklı insanlarda servete râm olma netîcesinde meydana gelebilecek muhtemel azgınlıklara sed çekmek, muhtaçlarda da zenginlere karşı menfî temâyüllerin filizlenmesini engellemek, böylece ictimâî hayattaki dengeyi korumak gibi nice hikmetler bulunmaktadır.
Bu ibâdetlerin yanında, hem mâlî hem de bedenî bir farz ibâdet daha vardır ki, o da “hac”dır. Hac, gönüllerdeki îmânı kemâle erdiren ve mahşerin bir benzerini daha bu dünyâda yaşatarak; “Ölmeden evvel ölünüz!” sırrına ermeye vesîle olan mühim bir ibâdettir.
Haccın mânevî yönü, zâhirî yönünden çok daha ehemmiyetlidir. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in «hacc-ı mebrûr» ifâdesiyle kasdettiği hac da, baştan başa mânevî güzelliklerden ibâret ve rûhâniyetle dolu olan bir ibadettir. Bu yönüyle hac; duâ, tevbe ve istiğfâr ile gönüllerin ilâhî rahmet, bereket ve fazîletlere nâil olmasıdır. Hayâtın sâlih amellerle mâmûr edilmesidir. Hacdan sonra da bu güzel hâlin devâmı için Cenâb-ı Hakk’a söz verilmesidir.
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, hac ve umre muhtevâsında yapılan sâlih ameller vesîlesiyle hâsıl olan netîceyi ifâde ederken, bir bakıma bu mübârek ibâdetlerdeki maksadı da şöyle beyan buyurmuştur:
“Hacla umrenin arasını birleştirin. Zîrâ bunlar günâhı, tıpkı körüğün demirdeki pası temizlemesi gibi temizler.” (Nesâî, Menâsik, 6; İbn-i Mâce, Menâsik, 3)
İşte böyle bir mânevî arınmaya, yenilenmeye ve îman tâzelemeye vesîle olan ve hadîs-i şerîfte “hac ile arasının birleştirilmesi” tavsiye edilen “umre” ibâdeti de çok mühimdir.
Senede bir defâ olan ve muayyen günlerde îfâ edilen haccın dışında, yılın herhangi bir vaktinde ve istenildiği kadar yapılması mümkün olan “umre”, yüksek fazîletine binâen “küçük hac” olarak tâbir edilir. Bu ibâdetin fazîletini de iyi idrâk etmek lâzımdır.
Bütün bu ibâdetlerin özünde en çok dikkat edilecek husus ise, hepsinin de ancak kalb-i selîm ve ihlâs ile yapılması şartıdır. Eğer kulluğumuzun Hak katında makbul olmasını arzu ediyorsak, gayretimiz, ibâdetlerimizi aşk ve edeb dâiresinde edâ etmeye yönelik olmalıdır. Ancak o takdirde ibâdetlerimiz amel-i sâlih vasfı kazanır ve ebedî âlemdeki saâdet azığımız olur.
Biz de bu mütevâzı eserimizde hac ve umre ibâdetinin kalbî cihetini ve takvâ ölçüleri içinde îfâ edilmesi için gereken âdâbı âcizâne ifâde etmeye çalıştık. Bu meyanda daha önceden gerek eserlerimizde gerekse de makâlelerimizde yayınlanan yazılarımızı yeni bir tasnife tâbî tutarak, hac ve umrenin kalbî cihetine dâir kısa, öz ve derli toplu mâlumat arayan din kardeşlerimizin istifâdesine sunduk.
Cenâb-ı Hak, bütün ibâdetlerimizi dâimâ ihlâs ve takvâ ölçüleri içerisinde edâ edebilmeyi bizlere nasip buyursun! Âhiret yolculuğumuzda; namazımızı ebedî yoldaşımız, orucumuzu ebedî hâldaşımız, zekât ve infaklarımızı sonsuzluk aşımız ve haccımızı da en makbul gönüldaşımız eylesin! İbâdetlerimizin her birini huzûr-i ilâhîsine lâyık bir vasıfta îfâ edebilmeye cümlemizi muvaffak kılsın!
Âmîn!
Osman Nûri TOPBAŞ
Ağustos 2006
Üsküdar
