İÇİNDEKİLER
ARAMA:

HACC-I MEBRÛR ve UMRE

İslâm’ın beş temel esâsından biri olan hac, hem mâlî hem de bedenî bir ibâdettir. Nice fazîletlerle dolu olan bu ibâdeti lâyıkıyla edâ edebilmek ise, yüksek bir kalbî kıvâm ile kâmil bir îman ve irfân ufkuna bağlıdır.

Hac; nebîler silsilesinin ilki Âdem -aleyhisselâm-’dan Âhirzaman Nebîsi’ne kadar devam eden ve daha bu âlemde mahşerin bir benzerini yaşatarak; “Ölmeden evvel ölünüz!” sırrının hakîkatine ermeye vesîle olan ulvî bir ibâdettir.

Hazret-i Âdem ve Havvâ -aleyhimesselâm- ile başlayan insanlık âilesi, dînî huzur ve saâdet iklîminde yaşamak üzere; bugün Mekke-i Mükerreme’deki Kâbe’nin yerini ilk ibâdethâne edinmişlerdir. Âdemoğulları, değişen hayâtî ve ictimâî şartlar sebebiyle muhtelif beldelere yayılmış, aradan asırlar geçmiş, nesiller değişmiş, hak dinden sapmalar olmuş ve bir müddet sonra bu mukaddes mâbed kaybolmuştur. Hazret-i İbrâhim -aleyhisselâm-, Cenâb-ı Hakk’ın emriyle onu tekrar binâ etmiş ve duâsı ile o beldenin bereketlenmesine vesîle olmuştur. Cenâb-ı Hak bunu Kur’ân-ı Kerîm’inde şöyle beyân etmektedir:

“Hatırla ki İbrâhim şöyle demişti: «Rabbim! Bu şehri (Mekke’yi) emniyetli kıl, beni ve oğullarımı putlara tapmaktan uzak tut! Çünkü onlar (putlar), insanlardan birçoğunun sapmasına sebep oldular. Rabbim, şimdi kim bana uyarsa o bendendir. Kim de bana karşı gelirse, artık Sen gerçekten çok bağışlayan, pek esirgeyensin.

Ey Rabbimiz, ey sâhibimiz! Namazı dosdoğru kılmaları için ben, neslimden bir kısmını Sen’in Beyt-i Harem’inin (Kâbe’nin) yanında, ziraat yapılmayan bir vâdiye yerleştirdim. Artık Sen de insanlardan bir kısmının gönüllerini onlara meyledici kıl ve meyvelerden bunlara rızık ver! Umulur ki bu nîmetlere şükrederler.»” (İbrâhim, 35-37)

Hac ibâdeti, İslâmiyet’ten evvel de vardı. Ancak müşrikler, onu ibâdet olmaktan çıkarmış, âdeta güçlü ve kuvvetli olanlara karşı sergilenen gayr-i ahlâkî bir resmî tören hâline getirmişlerdi. Nitekim Araplar arasında imtiyazlı bir kabile olan Kureyş mensupları giyinik olarak Kâbe’yi tavâf ederler, fakat diğer Araplar, kadın-erkek topyekûn çıplak bir şekilde tavaflarını yaparlardı. Elbiselerini çıkaran çıplak topluluğun mahrem yerlerini örtmesi, Kureyş’in cömertliğine bağlıydı. Yâni Kureyşliler kendilerine elbise verirse örtünerek, vermezse uryan bir hâlde Kâbe’yi tavâf ederlerdi. Kurban kestiklerinde de onun kanını Kâbe’nin kapı ve duvarlarına sürerler, kurbanın etlerini de yakarlardı.

Nihâyet, dünyâ gününün ikindisine benzeyen asr-ı saâdet gelmiş ve Peygamber Efendimiz Hazret-i Muhammed Mustafâ -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ile dînî hayat, ilk başladığı yerde, son bir kemâl zirvesi göstererek bu hayâsız âdetleri ve hurâfeleri toptan ortadan kaldırmıştır. Zîrâ İslâm’da her ibâdetin ana gâyesi, Allâh’ı zikretmek, O’ndan mağfiret dilemektir.

Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Mekke ve Medîne merkezli bir asr-ı saâdet yaşamış ve yaşatmış, böylece o beldeler, kıyâmete kadar İslâm’ın ve müslümanların nabzının attığı mübârek bir mekân hâline gelmiştir.

Haccın îfâ edildiği mübârek topraklar, Hazret-i Âdem’den bu yana îmanlı yüreklerin rûhâniyetleriyle feyizlenmiş, âşıkâne gözyaşlarıyla sulanmıştır. Ârifâne bir gönülle hac yapanlar, o mekânlarda bunları ve birçok peygamberin mânevî izlerini arar ve onların hâtıralarından feyz alırlar. Çünkü müstesnâ bir feyiz menbaı olan bu kudsî mekânlar, nebîler silsilesinin muazzez hâtıraları ile doludur. Oralarda dâimâ Allâh’ın rahmet, mağfiret ve bereketi hatıra gelir.

Bu itibarla haccın bir gâyesi de, Rabbimiz’in o mübârek mekânlardaki nişânelerine tâzîm ve hürmet göstermek, oradaki mukaddes makamların hâtırası ile gönülleri feyizlendirmektir.

Hac ve umre niyetiyle o mübârek topraklara ayak basanlar, İbrâhim -aleyhisselâm-’ın:

“Yâ Rab! Günahlarımızı bağışla, affet! Sen en büyük Rahmân ve Rahîm’sin. Yâ Rab! Benim evlâdımı da benim yoluma, benim dînime sâlik kıl!” duâlarına iştirâk ederek bu duâlardaki feyz ü berekete mazhar olurlar.

Bu ve benzeri sayısız nîmet ve mazhariyet, mü’min gönülleri o mübârek mekânların hasret ve iştiyâkıyla tutuşturmuştur. Nice aşk kâfileleri kâh:

Görmez oldum ırak ile yakını,

Güzel Kâbetullâh varayım sana!

terennümleriyle inlemiş, kâh:

Ey bâd-ı sabâ, uğrarsa yolun semt-i Harameyn’e

Selâmımı arz eyle Rasûlü’s-Sekaleyn’e!..

“Ey sabah rüzgârı! Eğer yolun Mekke ve Medîne’ye uğrarsa oralara ve bilhassa ins ü cinnin Peygamberi Hazret-i Muhammed Mustafâ’ya selâmlarımı arz eyle!” ifâdeleriyle o mübârek beldelere ve Âlemlerin Efendisi’ne muhabbet dolu selâmlar göndermişlerdir.

Bu muhabbet tezâhürleri gönüllerde öyle derinleşmiştir ki, kudsî topraklara gidenlerin duâ ve selâmlarla uğurlanmaları, âdeta bir gelenek hâline gelmiştir. Hacca gidenlerin kulaklarına fısıltı hâlinde söylenen aşk ve muhabbet dolu gönül taleplerini şâir şöyle dile getirir:

Geçtiğiniz yollara,

Bizden selâm götürün!

Hak dost diyen kullara,

Bizden selâm götürün!..

Varın haccı îfâya,

Erin sonsuz safâya,

Muhammed Mustafâ’ya

Bizden selâm götürün!..

Mekke ile Medîne,

İki eşsiz hazîne,

Çihâr yâr-i güzîne,

Bizden selâm götürün!

Lebbeyk deyip boyuna,

Koşun zemzem suyuna,

Benî Hâşim soyuna,

Bizden selâm götürün!

Girersiniz ihrâma,

El sürmeden harâma.

Sahâbe-i kirâma,

Bizden selâm götürün!..

Yalvarıp Rabbimize,

Duâlar edin bize,

Muazzam Kâbe’mize,

Bizden selâm götürün!

Girenler aşk bağına,

Düşmez gaflet ağına,

O güzel Nûr Dağı’na,

Bizden selâm götürün!..

Girip kalb-i Hatîm’e,

Secde edin Rahîm’e,

Makâm-ı İbrâhîm’e,

Bizden selâm götürün!..

Hak’tan gelen berâta,

Açılan her kanata,

Minâ’ya, Arafât’a,

Bizden selâm götürün!..

Cennetü’l-Bakî’mize,

Gülşen-i pâkimize,

Şol ferah-nâkimize,

Bizden selâm götürün!..

Evvelden beri işte bu aşk ve muhabbetin tuğyânı içinde yaşayıp gönüllerini teskîn edemeyen nice Hak dostları, tayy-i mekâna nâil olarak o rahmet beldesine koşmuşlar ve namazlarını oralarda îfâ etmişlerdir. Hattâ onlardan bazıları, oraların aşkı ile yanışları had safhaya ulaşmış olup ancak gidebilecek durumda olmayan nice fakir âşıkları da bu lutuftan nasibdâr kılmışlardır. Nitekim Azîz Mahmûd Hüdâyî Hazretleri’nin mâneviyat semâlarına kanat açmasına vesîle olan şu hâdise meşhurdur:

Bursa kadısı olduğu yıllarda Hüdâyî Hazretleri’nin önüne garip bir dâvâ gelir. Bir kadın, kocasından şikâyetçi olarak şunları söyler:

“–Kadı Efendi! Kocam her sene hacca gitmeye niyet eder, fakat fakirlikten dolayı bir türlü imkân bulup gidemez. Bu sene de hacca gideceğim diye tutturdu. Hattâ: «–Eğer bu sene hacca gidemezsem seni boşayacağım!» dedi. Daha sonra kurban bayramına yakın ortalıktan kayboluverdi. Beş altı gün sonra da ortaya çıkıp, hacca gidip geldiğini söyledi. Hiç böyle bir şey olur mu? Kadı Efendi! Artık bu yalancı adamdan boşanmak istiyorum!..”

Kadı Mahmûd Efendi, yapılan şikâyetin tahkîk edilmesi için kadının kocasını çağırtır ve ona hanımının söylediklerinin doğru olup olmadığını sorar. Adam cevâben:

“–Kadı Efendi! Hanımımın söyledikleri de doğrudur, benim söylediklerim de. Bilesiniz ki ben gerçekten hacca gidip gelmiş bulunmaktayım. Hattâ o mübârek beldelerde bazı Bursalı hacılarla da görüştüm ve kendilerine getirmeleri için birtakım hediyeler emânet ettim.” der.

Kadı Mahmûd Efendi, şaşkınlık içinde:

“–Bu nasıl olur efendi?!” diye sorunca adamcağız anlatmaya başlar:

“–Efendim, her sene olduğu gibi bu sene de hacca gidemeyince, büyük bir üzüntüyle Eskici Mehmed Dede’ye gittim. O da, benim elimi tutarak gözümü yummamı istedi. Gözümü açtığımda ise Kâbe’deydim!..” der.

Böyle bir mânevî tasarrufa ilk defa şâhid olan Kadı Efendi, bunun mümkün olamayacağını söyleyerek adamın ifâdelerini kabul etmez.

Bunun üzerine hâlâ mukaddes topraklardaki rûhâniyet ve mâneviyat iklîminin taze hissiyâtı içinde olan adamcağız, saf, fakat düşündürücü bir karşılık verir:

“–Kadı efendi! Allâh Teâlâ’nın düşmanı olan şeytan, bir anda bütün dünyâyı dolaşıyor da, Allâh dostu olan has bir kul, niçin bir anda Kâbe’ye gidemesin?!”

Kadı Mahmûd Efendi, bu cevâbı gâyet mânidar bularak kararı Bursalı hacıların dönüşüne tehir eder. Bursalı hacılar döndüğünde de yaptığı tahkîkat neticesinde meseleyi olduğu gibi öğrenir ve büyük bir hayret ve şaşkınlık içerisinde dâvâyı iptal etmek zorunda kalır. Fakat, yüreğine muammâlı bir kor düşer. Ardından Eskici Dede vesilesiyle Üftâde Hazretleri’nin mânevî halkasına dâhil olarak cihân kutbu bir gönül sultânı olur.

Diğer taraftan o mübârek topraklara duyulan hasret ve iştiyak; sâdece kumlu çölleri seyretmek için değildir. Oralara yöneliş; İbrâhim -aleyhisselâm-’ın makâmını, İsmâil -aleyhisselâm- ve evlâdının vatanını ziyâret içindir. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in doğup büyüdüğü, İslâm’ı tebliğ ettiği toprakları görmek, O yüce Varlık Nûru’nun teneffüs ettiği havayı ciğerlerimize ve gönüllerimize doldurmak gâyesiyledir. Hak dostu bir şâir ne güzel söyler:

“Baştan aşağıya nereye göz gezdirsem, sayısız mûcize, kalbin eteğine yapışıp: «İşte asıl mekân burası!» der.”

Bu ifâdeler, sadece şâirâne bir hissiyât değil, aynı zamanda ilâhî bir hakîkattir. Cenâb-ı Hak buyurur:

فِيهِ آياَتٌ بَيِّناَتٌ

“Onda nice apaçık işâretler vardır…” (Âl-i İmrân, 97)

Dolayısıyla o kudsî mekânlarda gözlerindeki gaflet perdelerini kaldırarak gönül gözleriyle etrâfa bakanların îman deryâları coşar, aşk ve muhabbet-i ilâhî, bütün varlıklarını sarar. Nereye nazar etseler, oradan yüce bir vecd ve istiğrak kendilerini kaplar; böylece gözleri yaşarır, dilleri dâimâ tesbîh ve tehlîl ile meşgul olur. O mübârek beldedeki bütün vakitlerini yüksek bir edep ve hürmet hâli içinde geçirirler. Bu da, âyet-i kerîmede buyrulan:

ذَلِكَ وَمَنْ يُعَظِّمْ شَعاَئِرَ اللهِ فَاِنَّهاَ مِنْ تَقْوَى الْقُلوُبِ

“Her kim Allâh’ın nişânelerine hürmet gösterirse, (bilsin ki) hiç şüphesiz bu, kalblerin takvâsındandır.” (el-Hac, 32) sırrından alınan yüce bir nasiptir.

Bu bakımdan hac, sırf maddî ve zâhirî bir ibâdet değildir. Onun mânevî yönü, zâhirî yönünden çok daha mühimdir. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in «hacc-ı mebrûr» ifâdesiyle kasdettiği hac da, böyle baştan başa mânevî güzelliklerden ibâret bir hacdır. Bu yönüyle hac; duâ, tevbe ve istiğfâr ile gönüllerin ilâhî rahmet, bereket ve fazîletlere nâil olmasıdır. Hayatın sâlih amellerle mâmûr edilmesidir. Hacdan sonra da bu hâlin devâmı için Cenâb-ı Hakk’a söz verilmesidir.

Hazret-i İbrâhim -aleyhisselâm-’ın şu duâsı ne güzeldir:

“Ey Rabbimiz! İkimizi (oğlum İsmâil’i ve beni) Sana teslîm olanlardan eyle! Neslimizden de Sana teslîm olanlardan bir ümmet yetiştir! Bize ibâdet yollarımızı göster; tevbemizi kabul buyur! Sen tevbeleri dâimâ kabul eden, merhametli olansın!” (el-Bakara, 128)

İşte haccı îfâya yönelen âşık gönüller, bir taraftan bu duâ ile yoğrulurken diğer taraftan da Harem-i Şerîf dâhilinde ve bütün Mekke sokaklarında Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in dolaştığını, yaşadığını düşünerek belki O’nun mübârek ayaklarının izi üzerinde bulunabileceğini hayâl eder, o izlere cân u gönülden yüz sürebilmenin heyecânını yaşar ve ondan intikâl etmiş nice hâtıralarla dolarlar. Meselâ Safâ Tepesi’nde Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in Mekke müşriklerine hitâb edişini düşünüp o günleri gözlerinde canlandırırlar. Yine düşünürler ki, o Âlemlerin Efendisi, bu tepeden Mekkelilere Ebû Kubeys Dağı’nı gösterip şöyle buyurmuştu:

“–Size; «Şu dağın arkasında düşman var; buraya doğru yaklaşmaktadır. Canınıza kasdedecek, tedbir alın!» desem, bana inanır mısınız?”

Mekkeliler de:

“–İnanırız. O dağın arkasını görmesek de, Sen Muhammedü’l-Emîn olduğun için verdiğin haberin doğruluğundan aslâ şüphe etmeyiz!” demişlerdi.

Bunun üzerine O Varlık Nûru Efendimiz:

“–Buna inandığınız gibi şuna da inanınız ki, bu âlemi yaratan, tek ve kâdir olan bir Allâh var! Taptığınız putlar, âciz birer taş, toprak veya odun parçalarıdır. Bunları terk edip bir olan Allâh’a îmân ediniz. Biliniz ki, Allâh beni size peygamber olarak gönderdi.” dediğinde ise, başta amcası Ebû Leheb olmak üzere o nasipsiz müşrikler:

“–Sen bizi buraya bunun için mi çağırdın?” diyerek O’ndan yüz çevirmiş ve dağılmışlardı. Vicdânen doğruluğunu kabul ettikleri hâlde nefsâniyetleri muktezâsı O’nu yalanlamışlardı.

Fakat o Âlemlerin Efendisi, bu ve benzeri nice gaflet ve dalâlet tezâhürlerine rağmen yılmamış, nebevî bir gayretle ilâhî hakîkatleri susuz gönüllere bir âb-ı hayât gibi takdîme her hâlükârda devâm etmişti.

İşte hacda böyle ibretli hakîkatleri tefekkür ederek, alıcı bir gönül kıvâmıyla etrâfa nazar edersek Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-’ın rahle-i tedrîsine mekân olan Dâru’l-Erkâm’ın önünde içerideki huşû dolu Kur’ân tâlimlerinin akislerine ulaşabiliriz. Bu tâlimlerin ardından gerçekleşen hicret ve sonrasında yaşanan ilâhî bereketlere gönül testimizi uzatabiliriz.

Bilhassa Sevr Mağarası’nda Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ve Hazret-i Ebû Bekir arasındaki mânevî alışverişten nasiplenir ve onların orada kaldıkları üç gün içerisinde ilâhî esrâra gark olma ve kalbi inkişâf ettirme istikâmetinde yaşadıkları husûsî sohbete istîdâdımız nisbetinde dâhil olabiliriz. O sohbetle başlayan “altın silsile”nin muhabbet, aşk ve vecd iklîminde gönüllerimize kâmil mânâda îmânın halâvetini tattırabiliriz.

Bu halâveti tadarak her biri bir yıldız misâli olan ashâb-ı kirâma tâbî olur, bin bir hikmet ve ibret dolu Medîne-i Münevvere hâtıralarından sonra tekrar Mekke-i Mükerreme’ye dönüşü, yâni o mübârek beldenin Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- tarafından fethini hayâl edip gözümüzde canlandırabiliriz.

Etraftaki dağlara bakarken Mekke’yi fethe gelen sahâbe ordusunun müşriklere korku salmak için yaktıkları çalı çırpıyla vücûda getirdikleri binlerce meş’alenin görüntülerini zihnen o yerde sâbitmiş gibi rüyâya benzer bir müşâhede âleminde seyredebiliriz. Bilâl-i Habeşî’nin o gün Beytullâh’ın üstüne çıkarak okuduğu yanık ezan sesini duyar gibi olabiliriz. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in:

“…Hak geldi, bâtıl zâil oldu…” (el-İsrâ, 81) âyetini okuyarak Kâbe’deki putları devirişini hayâl edebiliriz.

Ardından bizim gönlümüzün de bir Kâbe gibi olduğunu, oranın da birtakım nefsânî muhabbetlerle puthâne hâline gelebileceğini kavrayıp hac ibâdetinin her safhasından edindiğimiz rûhânî ve mânevî bir kuvvetle o putları devirmeye ve gönlümüzü kâmil mânâda bir nazargâh-ı ilâhî kılmaya yönelebiliriz.

İşte böyle daha nice tecellîlere nâiliyet kapısı olan hac ibâdeti, herkes için mânevî bir arınma, durulma ve dirilme hâdisesidir. Bu dirilişin yaşandığı hac farîzası, ferdi, dînin kemâline istikâmetlendiren şümûllü bir ibâdettir.

Hac, var­lık ve nefs el­bi­se­lerinden sıy­rı­larak rûhânî bir hayâta adım atmaktır. Hac, in­san rû­hu­nun âhen­gi­ni, ik­lî­mi­ni ve ren­gi­ni bul­du­ğu, as­lî hü­vi­ye­ti­ni ka­zan­dı­ğı, feyz yağ­mur­la­rıy­la yıkanıp arın­dı­ğı, rû­hâ­ni­yet te­zâ­hür­le­riy­le do­lu bir ibâ­det­tir.