LÜGATÇE
âgâh: Bilgili, haberli, uyanık, ârif.
âhirzaman: Bu dünyanın son dönemi, kıyâmetin kopmasına yakın zaman.
ahlâk-ı hamîde: Övülen, beğenilen, takdir edilen davranış, huy.
ârifâne: Ârife yakışır tarzda, ârifçe.
Arş-ı İlâhî: 1. Yüksekliği sebebiyle bütün varlıkları içine alan ve Allâh’ın istivâ ettiği şey. 2. Allâh’ın kudret ve azametinin göründüğü dokuzuncu kat gök, göğün en yüksek katı.
asr-ı saâdet: Peygamber Efendimiz’in ashâbıyla birlikte yaşadığı, eşsiz fazîlet tezâhürleriyle dolu saâdet asrı.
âzâde: Kayıtlardan, bağlardan kurtulmuş; serbest, hür.
azamet: Büyüklük, ululuk.
basîret: 1. Kalb ile görme, doğru ve ölçülü görüş, uyanıklık. 2. Sezgi, uzağı görme. 3. Firâset, kavrayış.
bâtınî: Dâhilî, sır ve hakîkatle ilgili.
berât: Nişan, rütbe, maaş ve benzeri şeyler hakkında yüksek bir makam tarafından verilen mektup, ferman.
bey’at: 1. Devlet reisine sadâkat ve itaati bildiren ve genellikle el tutma sûretiyle yapılan ahitleşme. 2. Bir kimsenin hâkimiyeti tanıma.
Beytullâh: Allâh’ın evi, Kâbe.
bîgâne: 1. Tanıdık olmayan, yabancı. 2. İlgisiz.
câlib-i dikkat: Dikkat çeken.
celîl: Büyük, ulu. Allâh Teâlâ’nın sıfatlarından.
Cennetü’l-Bakî: Peygamber Efendimiz’in kabrine yüz metre mesâfede bulunan meşhur Medîne kabristanı.
Çihâr Yâr-i Güzîn: Peygamber Efendimiz’in en yakın dostları olan ilk dört halîfe.
diğergâm: Başkalarını düşünen.
düstur: Kânun, kâide.
ekber: Daha büyük, en büyük, âzam.
el-Meş‘aru’l-Harâm: Müzdelife’de “Kuzah Dağı” adı da verilen ve üzerinde “Mîkâde” denilen, “hürmet edilen alâmet” demek olan silindir şeklinde bir taş bulunan tepe.
enflasyon: Fiyatların aşırı derecede artışı şeklinde beliren; bütçe açığı, fazla para arzı gibi sebeplere bağlanan iktisâdî bozukluk.
esrâr: Sırlar, bilinmeyen şeyler, gizli şeyler.
fakih: Fıkıh âlimi, İslâm hukukçusu.
fânî: 1. Ölümlü olan, gelip geçici olan, tükenen, sonlu. 2. Çok yaşlı, ihtiyar.
farîza: 1. Şer‘î açıdan yapılmasında mecbûriyet bulunan şey, farz olan şey. 2. Mutlaka yapılması îcâb eden şey.
ferah-nâk: Sevinçli, ferahlı.
fermân-ı ilâhî: İlâhî emir, buyruk.
fevc: İnsan kalabalığı, topluluğu, cemaat.
fevk: Üst, üst taraf, yukarı.
feyz: 1. Mânevî haz; gönül huzûru. 2. Bolluk, bereket. 3. Olgunlaşma ve ilerleme.
gülşen-i pâk: Tertemiz gül bahçesi.
halâvet: Tat, tatlılık. 2. Lezzet, zevk.
havf ve recâ: Korku ve ümid duyguları.
hevâ: 1. Nefse âit şeylere olan heves, istek, arzu, sevgi, hoşlanma. 2. Nefsânî zevkler, düşkünlükler.
hurâfe: 1. Dinî bilgiler ve kâideler arasına karışmış yanlış, bâtıl inanç. 2. Mânâsız söz.
husûsiyet: Ayırıcı vasıf, özellik, başkalarından farklı olan şey.
huşû: 1. Alçak gönüllülük, hürmet, ihtimam. 2. Huzûr-i İlâhîde boyun eğme, nefsini hor ve hakir görme.
ırak: Uzak.
icâbet: Dâvete gitme, uyma, kabûl etme.
ictimâî: Sosyal, toplumla alâkalı.
ifsâd: Fesâd etme, bozma, karıştırma.
ihsân: 1. Bağışlama, bağış olarak verme. 2. Bağışlanan şey. 3. Allâh’ı görüyormuşçasına yaşanan kulluk hâli.
ihtilât: Karışıp görüşme, münâsebet, beraber yaşama.
ihtirâm: Hürmet, saygı.
ikâme: 1. Oturma. 2. Kaldırma, ayakta durdurma. 3. Meydana koyma.
ikrâr: 1. İnancını, fikrini açıkça söyleme. 2. Tasdîk, kabul. 3. Îtiraf. 4. Kararlaştırma, kararlı hâle getirme.
illet: 1. Hastalık, maraz. 2. Sakatlık, bozukluk. 3. Sebep.
ilticâ: 1. Sığınma. 2. Güvenme, dayanma.
imtiyaz: Başkalarına tanınandan fazla hak ve imkân tanıma.
ind-i ilâhî: Allâh Teâlâ’nın huzûru, Allâh -celle celâlühû-’nun katı.
inkişâf: 1. Açılma. 2. Büyüme, gelişme. 3. Meydana çıkma. 4. Mânevî bir sırrın veya hâlin görünmesi.
ins ü cin: İnsanlar ve cinler.
iskân: 1. Yerleştirme, insan yerleştirme. 2. Ev ve yurt sahibi yapma. 3. Yurt edindirme.
istîdâd: Kâbiliyet, bir şeyin kabûlüne, kazanılmasına olan tabiî meyil.
istiğrak: 1. Dalma, içine gömülme. 2. Kendinden geçip dünyayı unutma.
istikâmet: 1. Doğruluk, dürüstlük, nâmuslu hareket, doğru davranış. 2. Cihet, yön. 3. Doğrultu, yönelme.
iştiyâk: Çok arzu etme, özleme, tahassür.
izâfî: Bir şeye bağlı olarak değişebilen, değişken.
kâdir: 1. Güçlü kudretli, muktedir. 2. Her şeye gücü yeten. Allâh’ın isimlerinden.
kalb-i selîm: Allâh’ın râzı olduğu temiz gönül.
kefâret: Yanlışlıkla veya mecbûriyet sonucu işlenen günâhın bağışlatılması için ödenmesi gereken şey.
kemâl: Olgunluk, yetkinlik, tamlık, kusursuzluk, eksiksizlik.
kerem: Şeref, asâlet, cömertlik, lutuf; bu vasıflara sâhip olmaktan doğan yardımseverlik.
kudsî: 1. Mukaddes, kutsal. 2. Allâh ile ilgili, Allâh’a mensup.
ledünnî: Allâh bilgisine ve sırlarına âit, O’nunla alâkalı.
liyâkat: Lâyık olma, uygun bulunma, yararlılık, değerlilik, ehliyet, iktidar.
mahfuz: 1. Hıfzedilmiş, saklanmış, korunmuş. 2. Gizlenmiş. 3. Ezberlenmiş. 4. Muhâfaza altında gönderilen.
mâlâyâni: Mânâsız, faydasız, boş söz.
mâlik: 1. Sâhip, efendi. 2. Tasarruf eden, elinde bulunduran.
mâmûr: 1. Sağlam, bakımlı, bayındır. 2. Îmâr edilmiş, işlenmiş. 3. Meskûn, oturulan, şen.
mâsıyet: 1. İsyan. 2. Kötülük. 3. Günah şeyler.
mazhar: 1. Nâil olan, kavuşan, erişen, şereflenen. 2. Bir şeyin zuhûr ettiği yer. mazhariyet: Mazhar olma hâli.
mebrûr: Hayırlı, makbûl.
mefhum: 1. Bir sözün ifâde ettiği mânâ, kavram. 2. Anlaşılan, anlaşılmış.
mel’ûn: Lânetlenmiş, lânetli, koğulmuş; nefret edilen.
menba: Kaynak, pınar.
mesned: 1. İsnâd edilen, dayanılan şey. 2. Rütbe, makam, gâye.
mesrûr: Sevinçli, memnun, şen, sürûrlu.
meyyâl: Meyli fazla olan, çok meyilli, arzulu.
muammâ: 1. Karışık, mânası zor anlaşılır şey. 2. Bilmece.
muayyen: Tâyin ve tespit edilmiş, belirlenmiş, kararlaştırılmış.
muazzez: Çok azîz, izzet sâhibi, saygı uyandıran, kıymetli, muhterem, sevgili.
mûcib: 1. Îcâb eden, lâzım gelen, gereken, gerektiren. 2. Sebep, vesîle.
mugâyir: Uygun olmayan, başka türlü olan, farklı, zıt, muhâlif.
muhaddis: 1. Hadis âlimi. 2. Hadis nakil ve rivâyet eden kimse.
mukaddes: Takdîs olunmuş, mübarek, kutlu, kudsî, aziz.
muktezâ: 1. İktizâ eden şeyler, gerekenler. 2. Sonuçlar.
murâd-ı ilâhî: Cenâb-ı Hakk’ın istediği, murâd ettiği, kasdettiği şey.
musallat: Fazlasıyla üzerine düşen, aşırı derecede tâciz eden, sık sık rahatsızlık veren, sataşan.
muvaffak: 1. Başaran, başarılı. 2. Beceren, sonuç alan, muktedir.
mübârek: 1. Feyiz ve bereket kaynağı olan. 2. Hayırlı, uğurlu. 3. Hürmete lâyık, aziz, saygı uyandıran.
mücellâ: Cilâlanmış, cilâlı, parlak, parlatılmış.
mükellef: Üzerine düşen sorumlulukları yerine getirmeye mecbur olan, yükümlü.
mükerreren: Mükerrer olarak, tekrar tekrar.
müstağnî: 1. Gönlü tok. 2. Lüzumlu, gerekli bulmayan. 3. Çekingen, nazlı.
müstehab: 1. Sevilen, hoşa giden şey. 2. Yapılması dînen zorunlu olarak emredilmediği hâlde makbul sayılan şeyler, işlenebilir fiiller. İşleyen sevap kazanır, işlemeyen günaha girmez.
müşâhede: 1. Bir şeyi gözle görme. 2. Mânevî seyir.
müşkil: 1. Güç, zor, çetin. 2. Güçlük, zorluk, engel.
müştereken: Ortak olarak, ortaklaşa, birlikte, beraberce.
mütâlaa: 1. Bir konuda karar verebilmek için iyice düşünme. 2. Rey, mülâhaza.
müteessir: 1. Hislerine dokunulmuş, üzülmüş; üzüntülü, kederli, mahzun. 2. Tesir almış.
müteveccihen: Yönelerek, bir yere gitmeye hazırlanarak.
nâfile: 1. Fazlalık, ziyâde. 2. Dînen farz veya vâcib olmadığı hâlde, Allâh’a yakınlık ve rızâsını kazanmak ümîdiyle yapılan ibâdet.
nâhoş: 1. Hoşa gitmeyen, çirkin. 2. Tabiata ve mizaca uygun düşmeyen.
nasibdâr: Nasîbi olan, nasîb almış, nasipli.
na’t: 1. Vasıf, sıfat. 2. Daha çok Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i, bâzen de ilk dört halîfeyi övmek için yazılan şiir.
nazar: 1. Bakma, bakış. 2. Göz atma, gözetme. 3. Fikir, mülâhaza, niyet. 4. İltifat, teveccüh. 5. Göz değmesi, bazı insanların bakışıyla maddî ve mânevî tesir meydana getirmesi.
nazargâh: Bakılan yer, bakma yeri. nazargâh-ı ilâhî: Cenâb-ı Hakk’ın nazar kıldığı yer.
nedâmet: Pişmanlık.
nezâket: Nâziklik, zariflik, incelik; terbiye, edep.
nişâne: Eser, alâmet, emâre, iz, belirti.
pâyitaht: Başşehir, başkent.
rahle-i tedrîs: Bir muallimin veya mürebbînin terbiyesinden geçme. Eğitim, terbiye ve düşünce bakımından feyz ve bereketine nâil olma.
rahmet: 1. Acıma, merhamet etme, bağışlama, esirgeme, şefkat gösterme. 2. Faydalı yağmur.
rakîk: 1. Çok ince, yufka, nâzik, nârin. 2. Yumuşak kalbli, yufka yürekli, hisli.
râm olmak: İtaat etmek, boyun eğmek, kendini başkasının emrine bırakmak.
rehâvet: Gevşeklik, atâlet, uyuşukluk, ihmâl, gayretsizlik.
rikkat-i kalbiye: Gönül yufkalığı, gönül inceliği, merhamet.
rivâyet: 1. Meydana gelen bir şeyi, bir haberi, sözü, bilgiyi nakletme. 2. Söylenti. 3. Hikâye.
rûhânî: 1. Ruhla ilgili. 2. Cismânî olmayan, ruhtan ibâret olan, mânevî. 3. Âhiretle ilgili. 4. Dinle ilgili. 5. İslâm dışındaki dinlerde din adamı, râhip.
rûhâniyet: 1. Rûha âit mânevî atmosfer, rûhu takviye eden mânevî hâller. 2. Vefât etmiş bir zâtın devâm eden mânevî kuvveti.
rükün: 1. Bir şeyin en sağlam tarafı, temel direği. 2. Esas, şart. 3. Kolon, direk, köşe.
sa’deyk: Huzur ve saâdet üzere ol, mânâsına gelen duâ ve temennî cümlesi.
safâ: 1. Üzüntü ve kederden uzak kalma, endişesizlik, rahat, huzur, iç ferahlığı. 2. Eğlence. 3. Saflık, berraklık.
sâlik: 1. Yolcu. 2. Bir yola girmiş olan. 3. Tarîkat yolcusu, bir tarîkata girmiş bulunan kimse, derviş, mürîd.
sehâvet: Kerem, cömertlik.
selâmet: 1. Dert, sıkıntı, noksanlık gibi şeylerden uzak ve emin olma. 2. Hayırlı son. 3. Kurtuluş.
semt-i sücûd: Bir mahallin secde edilen tarafı, yeri.
sıdk: Doğruluk, hâlislik, temiz kalblilik.
sırât-ı müstakîm: Allâh -celle celâlühû-’ya ulaştıran dosdoğru yol.
sorguç: 1. Başa giyilen şeylere takılan tuğ, çelenk. 2. Bazı kuşların başlarında bulunan tüy tepelik.
sû-i zan: Fenâ düşünme, kötü zannetme.
sûret: Görünüş, zâhir, şekil, kılık.
sübhânallâh!: Her türlü beşerî vasıf ve noksanlıktan Allâh’ı tenzîh ederim, mânâsına bir söz ki, şaşkınlık ifâde eden durumlarda da kullanılır.
sülûk: 1. Bir yola girme, bir yol tutma. 2. Bir tarîkate intisâb etme.
Sürre Alayı: Osmanlılarda pâyitahttan yola çıkarak Hicaz’a gönderilen kıymetli hediyeleri götüren kâfile.
şümûl: 1. İçine alma, kaplama. 2. Âit olma, delâlet etme.
tâbiîn: Sahâbe-i kirâm devrinde yaşayıp onlarla görüşenler, sahâbeden hadis nakledenler.
tahakkuk: Gerçekleşme, meydana gelme, kesinleşme.
tahkîk: 1. Mâhiyetini araştırıp soruşturma. 2. Kâinâtın sırrını kavrama. 3. Doğruluğunu ispatlama. tahkîkat: Araştırmalar, soruşturmalar.
takvâ: Allâh’tan korkma, Allâh korkusuyla dînin yasaklarından kaçınma.
tâlim: 1. Bir işi öğrenmek veya alışmak için yapılan çalışma, meşk. 2. Yetiştirme, öğretim.
tasavvur: Zihinde canlandırma, tahayyül etme, göz önüne getirme.
tavsîf: Özelliklerini sayma, vasıflandırma.
tayy-i mekân: 1. Mekânı, mesâfeyi atlarcasına geçme. 2. Velî kulların bir anda uzun mesâfeler kat etmesi.
tâzîm: Hürmet, saygı, yüceltme.
teberrük: Bereket umma, mübârek görme, uğurlu sayma.
tebliğ: 1. Ulaştırma. 2. Bir dîni başkalarına anlatma ve böylece onun yayılmasına çalışma.
tecellî: 1. Görünme, belirme. 2. Allâh’ın lutfuna nâil olma. tecellîgâh: Tecellî yeri, bir şeyin göründüğü yer.
teeddüb: Edeblenme, utanma, çekinme.
tehir: Geriye bırakma, geciktirme, erteleme.
tehlîl: Kelime-i tevhîdi söylemek.
telâkkî: 1. Anlayış, görüş. 2. Şahsî anlayış, şahsî görüş.
telbiye: Hac sırasında “Lebbeyk Allâhümme lebbeyk…” ifâdesini söylemek.
temâyül: 1. Bir tarafa doğru eğilme, meyletme. 2. Bir kimse veya şeye taraftar olma, ilgi duyma.
temâyüz: Kendini gösterme, sivrilme, yükselme.
tenbihât: Tenbihler, hatırlatmalar, uyarmalar.
tenkit: 1. İyiyi kötüden ayırma. 2. Bir şey hakkında fikir yürütme, iyi ve kötü taraflarını belirtme, eleştirme.
terennüm: 1. Yavaş, güzel ve rûha tesir edici bir sesle söyleme. 2. Şakıma.
terkib: Bir kaç şeyin birleşerek meydana getirdikleri yeni şey, sentez, birleşim.
tesbîh: 1. Allâh’ı noksan sıfatlardan tenzîh etmek ve ululamak. 2. “Sübhânallâh” demek.
tescil: Sicile kaydetme, resmî deftere yazma, resmen onaylatma.
teskîn: Sâkinleştirme, yatıştırma, durdurma.
teşebbüs: Bir işi yapmak için harekete geçme, başlama, girişme. 2. Kalkışma.
teveccüh: 1. Yönelme, güler yüz gösterme, sevgi ve muhabbet. 2. Nasip ve müyesser olma.
tevriye: Zilhicce ayının sekizinci günü.
tezyîn: Zînetlendirme, süsleme.
tilâvet: Kur’ân-ı Kerîm’i usûlüne göre, tecvîd ve tâlîm ile okuma.
tuğyân: 1. Taşma, coşma. 2. Hiddetlenme.
uhrevî: Âhirete âit, âhiretle alâkalı.
vecd: 1. Kendini kaybedercesine ilâhî aşka dalma. 2. Şiddetli dînî duygu ve heyecan hâli.
vehm (vehim): 1. Sebepsiz korku. 2. Yanlış ve esassız düşünce. 3. Zan, şüphe. 4. Kuruntu.
vekîl: 1. Başkasının yerine ve adına hareket eden. 2. Bir kimsenin adına hareket etme yetkisi verdiği şahıs.
vesvese: 1. Nefs ve şeytanın meydana getirdiği iç karışıklığı, iç üzüntüsü. 2. Vehim, kuruntu. 3. Şüphe, tereddüt.
vuslat: Bir şeye ulaşma, kavuşma, visâl.
zâhirî: Görünürdeki, görünüşteki.
zarâfet: Zariflik, incelik, nâziklik.
zelle: 1. Kayma. 2. Ayağın sürçmesi. 3. Peygamberlerin gayr-i irâdî yanılmaları.
zuhûrât: 1. Zâhir olanlar, meydana gelenler, hâsıl olanlar. 2. Beklenmedik, hesapta olmayan hâller.
